bir otomobil - bir yığın
26 Mart 2010 / Cuma
Alaattin SARITAÇ
BANKACIDAN

Bize has toplumsal gerçeklerimiz var:

Çok kere, sık sık karşımıza çıkan ve hiç ders alamadığımız gerçekler…

Duyduğumuzda hiddetlendiğimiz,

Gördüğümüzde afarladığımız,

“Bu kadarı da olamaz!” dediğimiz,

Tepkilerimizin had safhaya çıktığı; sinirlerimizin gerildiği yüzleşmelerdir bu haller…

Kimi zaman elimizden kaçtığını düşündüğümüz fırsatlar; kimi zaman da yakalayamadığımız şanslar…

“Keşke”lerin peş peşe sıralandığı hayıflanmalar…

***

Çoğumuz birilerinden duymuş ya da bir yerlerde okumuştuk “Devrim Otomobilleri”ni.

Yıllar sonra bir de filmi yapıldı. Sinemalarda gösterildi. Televizyon kanallarında yayınlandı.

Tarih: 16 Haziran 1961. Ankara’da yapılan toplantıdan çıkan sonuç:

Cumhuriyet Bayramı’na kadar yerli otomobil yapılacak.

Cumhurbaşkanı bizzat talimatlandırır.

Mekan: Devlet Demiryolları Eskişehir Cer Atelyesi…

Yaklaşık 20 kişilik bir grup  mühendis; ekip başı da yine bir mühendis…

Çoğu otomobil kullanmayı dahi bilmiyor.

Hepsi hem fikir; ama tereddütler had safhada…

Dört dörtlük bir ekip;

Azimli, bilgili ve hepsinden önemlisi heyecanlı..

Hesapta olmayan bir iş; ani bir karar…

Kısıtlı zaman; yetersiz teknik ekipman; düşük bir bütçe…

Biri diğerine moral vermekte; her biri öbüründen cesaret almakta…

Kara tahtaya kalan gün sayısını yazarak işe başlarlar.

Daha ilk günlerde tepkiler yağmaya başlar.

Bir gazete şiddetle karşı çıkar:

“Kaynaklar bir hayal uğruna feda ediliyor!”

Halkın büyük bir bölümü aynı fikirde:

“Biz kim, otomobil yapmak kim!...”

“Daha doğru dürüst toplu iğne yapamıyoruz!...”

“Başaramayacaklar!…

“Yapamazlar!…

“Bir milyona bir otomobil olur mu?”

Bunlar yetmezmiş gibi, Ankara’daki etkili-yetkili bir kafa, adeta sinir krizlerinde…

Her konuşmasında ekip başına verip veriştirmekte..

Sürekli sözlü baskılardan sonra, mevcut bütçeden önemli miktarda kesinti yapma…

İşletme müdürü artık dayanamaz noktada, restini çekiyor:

“Ne yaparsanız yapın; ister beni sürün; ister görevden alınız; ancak bu çalışma devam edecek, bu otomobiller yapılacak”

O kısıtlı zaman ve imkanlar içerisinde; baskılara aldırmadan otomobiller yapılır.

Gıcır gıcır olmazsa da…

Trenle Ankara Garı’na gönderilecek; Gar önünde Paşa otomobilin birisine binip meclise gidecek.

“Risklidir” gerekçesiyle otomobillerin benzin deposundan benzin çekilir. Neredeyse tamamı mertebesinde…

Gar önünde büyük çoşkulu bir kalabalık…

Otomobiller trenden indirilerek, Paşa’nın konaktan çıkış noktasına getirilir.

İşletme müdürü, üzerinde “Türk Malı” yazılı kağıdı yapıştırır ön cama ve gururla bakar otomobile.

Siyah otomobili kullanan mühendis, benzin göstergesinin sıfırı gösterdiğini fark eder.

Benzin mi yok; gösterge mi yanlış?

Benzinin boşaltıldığı hatırlanır.

Biraz sonra Paşa’nın yaveri gelir:

“Paşa hazretleri gelmek üzere, siyah otomobile binecek”

Ekip başı diğer otomobil için ısrar eder.

“Hayır” der; “Siyah araba protokol arabasıdır.”

Başka çare yok, benzin temin edilecek....

Ve bir telaştır başlar arabanın etrafında…

Bir bidon dolusu benzin getirilir; ama bu sefer de huni yok…

Gazete kağıdından; dergi kapağından huni yapmaya çalışırlarsa da, fayda yok; benzinin dörtte üçü yere gider…

Diğer arabayı kullanan mühendis, avuçlarını huni biçiminde şekillendirerek parmaklarını depo kapağı ağzına dayar; diğer mühendis benzini avuçlara doğru dökmeye başlar…

Paşa ha geldi, ha gelecek derken, zat-ı alileri belirir…

Mühendislerin eli ayağı bir birine dolaşmaya başlar; benzinin neredeyse tamamı parke taşlarını boylar…

Paşa sağ ön koltuğa biner. Sürücü mühendis endişeli.

“Hareket edelim” der, paşa.

Araba yaklaşık 200 metre yürür; ardından motordan uğultu ve takiben araba durur.

Sürücü birkaç kez kontağı çevirir, nafile.

Arabadakiler sükut içerisinde; alkışlarla uğurlayan kalabalık donuk vaziyette.

“Ne oldu, mühendis bey?” der, paşa.

Mahcup bir tavırla cevap verir sürücü mühendis:

“Benzin bitti, paşam!”

Paşa yavaşça arabanın kapısını açarken, son sözünü söyler:

“Garplılar gibi otomobil imal eder; ama Şarklılar gibi benzin koymayı unuturuz!”

***

“Yapamazlar” diyenler, kendilerini haklı çıkarmaya başlarlar. Kimse benzinden bahsetmez.

“İşte bizim yapacağımız otomobil bu kadar; ancak 200 metre yürüyebildi.”

“Heba oldu bir milyon lira”

Ve daha nice şeyler söylenir, ne çok olmadıklar yazılır…

Ardı arkası kesilmeyen eleştiriler, hakaretler sürer gider…

Gitmeyen tek bir şey kalır:

Otomobil imalatı!

Ufuklara uzanan bakışlar söner.

Cesur yürekler büzüşür,

Heyecanlı kalp atışları yavaşlar.

Ümitler biter; hayaller gölgelenir.

Bunlar, 1961’in manzaraları… Aradan 50 yıl geçti.

Yarım asırlık süreçte hep böyle olmuş:

Ne zaman birileri, iyi bir şeyler yapmaya kalkar; hemen karşısında olumsuzluk abidesi yığınları bulur.

Cesaretler, heyecanlar, ümitler, hayaller, hevesler; kocaman duvarlara çarpar.

Ömürlerinde, üretimin  “ü”sünü gerçekleştirmemiş; yeninin “y”sini tatmamış; icadın “i’sinden habersiz eleştiri hödükleri ile, yozlaşmış geleneksel muhalif dinazorlar var olduğu sürece, bu ülkede aşılması gereken daha nice engeller olacaktır.

Genç dimağlar;

Siz siz olun, bildiğinizden şaşmayın; yürüyün, ilerleyin; hedefleyin ve etrafınıza bakmadan hedefe doğru koşun.

Unutmayın:

Başarı, beyninizde ve yüreğinizde…


YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.